Bayram nedir? Bayram bir mükâfatın bedelidir. Ramazan Bayramı, Ramazanın bedelidir. Ondan sonra gelen Kurban Bayramı ise İbrahim -aleyhisselâm-’ın hâline bürünmenin bedelidir. Mühim olan, bu bayramları idrak edebilmek, hakkını vererek yaşayabilmek ve bu bayramların bedelini ödeyebilmek…
Ramazan Bayramı, ibadetlerle Cenab-ı Allah’a yaklaşmaya bir vesiledir. Bu ibadetler bizi güzel ahlâka götürür. Bu ayda, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in “
Gözümün nûru…” diye vasıflandırdığı namaz arttırılmakta. Teravih namazı olsun, teheccüd namazı olsun, kaza namazları olsun; her birimiz namaza bu ayda daha çok itina gösteriyoruz. Cenab-ı Hak’la mülâkat fırsatını yakalıyoruz. İnsan cisim olarak Cenab-ı Hakk’a sonsuz kere sonsuz uzakken, O, kuluna şah damarından bile daha yakın oluyor.
Cenab-ı Hak insanın kendisine daha yakın olmasını istiyor. Onun için namaz en büyük vesile ve vasıta. Nitekim âyet-i kerîmeler de bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak bunu ifade etmekte. Meselâ bir âyet-i kerîmede: “…Şüphe yok ki namaz, hayasızlıklardan ve yaramaz şeylerden nehyeder.”(Ankebût Sûresi, 45) Yani kötülüklerden, edepsizlikten korur buyruluyor.
İşte bu âyet bize Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığını gösteriyor. Bize yakın olan birisinin yanında yanlış yapamayız, bir büyüğümüzün yanında daha çok dikkat ederiz hâlimize tavrımıza. Demek Cenâb-ı Hak bize şah damarımızdan yakınsa bunun idrâkini kolaylaştıran şey de namazdır. Yani namaz bizim için bir ölçüdür.
Ramazan ayında sahip olduğumuz bir başka ölçü de oruçtur. Ağzımızdan girene dikkat edildiği gibi ondan çıkana da dikkat emek gerekir oruçta. Daha fazla düşünerek sarf-ı kelâm etmeliyiz. Zaman zaman Meryem validemizin orucu gibi sükût orucu tutmaya çalışmalıyız. Âyet-i kerimede: “…Cahiller kendilerine lâf attığı vakit selâmetle, derler” (Furkan Sûresi, 63) buyruluyor. Bu âyet, sükût orucunun esasında yatan nükteye işaret ediyor.
İşte Ramazan-ı şerîfin böyle bir güzelliği var; sadece mideye değil, göze kulağa ağza dile vs. bedene oruç tutturuyoruz bu ayda.
Ramazan ayı kalbî seviye kazanabilmek için eşsiz bir fırsattır. Zaten Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Kim Ramazan’ı îman ve istihsâb üzere oruçlu geçirirse, bütün geçmiş günahları bağışlanır.” (Buharî, Savm, 6) buyuruyor. Hâlık’ın mükâfatı hâlıkiyetine göre olur. Cenab-ı Hak, bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirdiği bu bereket ayının sonuna doğru bir de Kadir gecesini veriyor da böylece kullarına olan ihsan ve mükâfatlarını kat be kat arttırıyor. Onun ardından bir de bayramı veriyor. Bayram nedir? Kulluğunu pekiştirme ve din kardeşliğini kuvvetlendirme günü.
Gelelim ikinci bayrama: Kurban Bayramı… Bu bayram bize ikinci büyük peygamber olarak kabul edilen İbrahim -aleyhisselâm-’ın hatırası. Bu bayramın kâmilen idrak edildiği mekân ise şüphesiz Harem-i Şerîf… Yani orada ifa edilen hac ibadeti… Hac âyetinde buyrulduğuna göre bu ibadet esnasında refes, fısk, cidal yok; lâubali hareketler yok. Cidal yani mücadele sadece insanlar arasında olup biten bir hadise değildir. Cidalin bir çeşidi var ki temas etmeden geçmeyelim. Bilmeden yapılan en büyük cidal Cenab-ı Hakk ile yapılanan cidaldir, Allah’ın emirlerine uymamaktır. Şeytan emirlere uymadı kahroldu gitti. Onun için İbrahim -aleyhisselâm-’ın teslimiyeti lazım. Diğer yandan İbrahim -aleyhisselâm- Allah’ın verdiği mal, evlat, can ne verdiyse hepsini Allah yolunda harcadı. Şeytanı taşlama hâli. Kur’anı açarken bile “euzubillahimineşşeytanirracim” diye açarız Kur’ân-ı Kerîm okurken bize bir vesvese vermesin diye. Velhasıl bu Kurban bayramını da hayatımıza yaygınlaştırmak büyük bir ehemmiyet taşıyor.
Mevlânâ ne güzel diyor: “Sakın keçinin gölgesini kurban etme.” Yani yaptığın amellerin zahirine takılıp kalma ruhaniyetine bürün diyor. Zira Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “Elbette onların ne etleri, ne kanları Allaha ermez, velâkin O’na sizin takvanız erecektir” (Hac Sûresi, 37) buyuruyor.
Kurban nedir? Bir fedakârlıktır. Kurban İbrahim -aleyhisselâm-’a bedelsiz mi lutfediliyor? Hayır, büyük bir fedakârlık karşısında geliyor. Oğlunu yere yatırıyor, tam bıçağı vuracak. Böyle acı ve zor bir imtihana tabi tutuluyor. Ardından da kurban geliyor. Cenâb-ı Hak: “İbrâhim’e selâm olsun” (Sâffât Sûresi, 37) buyuruyor. Yani Allah İbrahim -aleyhisselâm-’dan hoşnutluğunu bildiriyor. Demek Cenâb-ı Hak, bizden böyle bir teslimiyet, böyle bir rıza hâli istiyor.
Cenâb-ı Hak insana istidat verdi, onun için cenneti halk etti. O hâlde biz de cennete layık hâle gelmek zorundayız. Cennete, ancak onun değerini anlayan girer. Şimdi siz okuma yazma öğrenecek yaşa bile gelmemiş bir çocuğa derin ilmî bahislerle dolu bir kitabı verseniz o bundan ne anlar? Hiçbir şey… O kitabı o çocuğa vermeniz abes olur. İşte aynı bu misâlde olduğu gibi, bu dünyadayken cennetin değerini ve hakikatini idrâk ederek oraya girmeye hazır hâle gelmek lâzım. Bu da kalben olur. Nerden biliyoruz bunu? Âyetten biliyoruz. Cenâb-ı Allah Teâlâ, âyette:
“O gün ki ne mal faide verir ne de evlât. Ancak Allah'a kalb-i selîm ile gelenler (o gün fayda bulur).” (Şuarâ Sûresi, 88-89) buyuruyor.
Yağmur gibi, berraklaşmış, rakik bir kalb lâzım. Rahmet saçan, Cenâb-ı Allah ile dostluğu kuran bir kalb…
|